Make your own free website on Tripod.com

 

EGOSUNA YENİLEN UYGARLIK :  ATLANTİS


 

 

   

 

Atlantis bugünkü dünyayı nasıl etkiliyor?
Atlantis için çağlardan beri hep "var mi, yok mu?" tartışması yaşandı. Biz ise, onun varlığını kabul edip, insanlarının yaptıkları hatalara ve bu hataların bugünün Dünya'sını etkilemesine bir göz attık. Varlığına inanıp, inanmamak size kalmış…

Tarihin kadim zamanlarında büyük bir uygarlık vardı. İnsanlığın ulaşmış olduğu en yüksek uygarlık seviyesine ulaşmış olan "Mu" Uygarlığı. Mu'nun çevresi de yavru uygarlıklarla çevriliydi. Bu yavru uygarlıklardan biri de Atlantis Uygarlığıydı. Bugün, her iki uygarlık hakkında "efsanevi" tanımlaması yapılıyor olsa da onların varlıkları bilimsel araştırmalar ve arkeolojik bulgularla her geçen gün biraz daha gerçeklik kazanıyor. Onların varlığına kanıt arayanlar için bir kaç örnek verebiliriz: Eflatun, Atlantis'le ilgili ilk yazdığı eseri Timea (Timaios) ve daha sonra MÖ.345 yılında "Kritias"I yazdığı zaman kaynak olarak M.Ö.7. yy'da yasamış atası politikacı Solon'u gösteriyordu. Solon M.Ö 590'da Mısır'a gitmiş ve Mısırlı rahiplerden kadim bilgiler edinmişti. Bu bilgiler Atlantis'de yasam seklinin yani sıra Mısır Uygarlığı'nın köklerinin Mu ve Atlantis'e dayalı olduğuna ilişkindi. Bu büyük ada ülke Solon'un anlatımlarına göre, Solon'un doğumundan 9 bin sene önce çok güçlü bir krallıktı ve buradan gelen işgalci kabileler, Akdeniz kıyısındaki tüm ülkelere yayılmışlardı. Ve Solon rahiplerden bir şey daha öğrenmişti; uzun yıllar boyu Mısır'ın bati ülkeleriyle bağlantısının kesilmiş olduğunu. Bunun nedeni Atlantis'in deprem ve su taşkınları sonucu batmasının ardından, Atlantik Okyanusu'nun, Atlantis'in varolduğu kabul edilen bölgesinde, denizin bir çamur ve yosun tabakasıyla geçit vermez olusuydu. Bu durum başka tarihçiler tarafından da anlatılır. Rusya'da St. Petesburg Müzesi'nde bulunan ve bilinen en eski papirüslerden olan bir papirüs de ise, İkinci Hanedan Firavunlarından Sent'in, onlara bilgeliği getiren atalarının, anavatanlarını araştırmak üzere bir araştırma grubunu Atlantik Okyanusu'na gönderdiği yazılıdır. Arkeolojik açıdan bu konuya ilişkin önemli bulgular ise, Eski Pruva'da Dr. Schliemann tarafından bulunan ve ithaf yazısında "Atlantis Kralı Kronos"dan yazılı "Baykuşlu Vazo" ve yine üzerinde ayni yazı bulunan" Kus Sfenksi"dir. Kanıt olarak; çözülmüş Naacal Tabletleri'ndeki anlatımlar, Mısır Uygarlığı'nın hiyerogliflerinden elde edilen bilgiler, Maya yazıtları, efsaneleri, ilahileri de gösterilebilir. Jeolojik kanıtlar ise, Kuzey Atlantik Okyanusu'nun dibi ye da yatağının biçimidir. Buradaki veriler "bölgesel çökmeye" işaret etmektedir. Bugünkü teknolojiyle Kuzey Atlantik bölgesinde Atlantis'in haritası da çıkarılmıştır. Jeolojik olarak da kabul edilen diğer kanıtlar ise söyle sıralanabilir: Amazon Denizi'nin yok olusu, Missisippi Vadisi'nin kuruması, T. Lawrence Vadisi'nin kuruması, Florida'nın ortaya çıkısı, Kuzey Amerika Atlantik kıyı hattının genel olarak genişlemesi… Bunların hepsi de büyük bir kütlenin denize batması ve batma nedeniyle deniz dibinde oluşan büyük çukura çevre suların dolmasını kanıtlar niteliktedir. Ayrıca jeologlar, Bresi ile A.B.D.'nine kuzeyi arasındaki alanda 15 bin yıl öncesine ait açık havada katılaşmış olan lav parçaları keşfetmişlerdir.

 

Atlantis'in, efsane mi, gerçek mi olduğu, Rönesans döneminde de kafaları en çok meşgul eden sorulardan biri durumundaydı. Özellikle 17. ve 18 yy.da bu tartışmalar oldukça yoğunluk kazanmıştı.

Atlantis, Dünya Edebiyatı'nın devleri tarafından da tartışmıştı. Bu tartışmaların sonucunda onun varlığına tüm kalpleriyle inanan yazarlar; Montaigne, Bafflon ve Voltaire olmuşlardı..

Atlantis vardı ve battı? Peki neden? Neden çok basit, sadece küçücük bir kelime; "ego"... Bugünkü biz Dünya çocuklarına ne kadar da yakın gelen bir sözcük değil mi? Hemen hemen tümümüzün içini kemiren, bizi olmadık yollara, aşklara, yaşamlara ve hırslara sürükleyen o çoklukla kontrol edemediğimiz yönümüz içimizdeki yaramaz çocuk ego... Peki Atlantislileri bu ego'nun en uçlarına sürükleyen ve onları yokolusa götüren nedenler nelerdi? Aslında bu nedenler bugün yasadıklarımızdan hiç de farklı değildi? İnsanları, geçmişte toplu yokoluslara götüren hatalar günümüzde hala tüm hızıyla devam ediyor? Peki devam etmek zorunda mi? Bu sorunun yanıtı tabii ki "Hayır"... Simdi, bu "Hayır"ı gerçekleştirmek için Atlantis'in tarihine bir göz atalım...

(Aşağıdaki bilgiler Eflatun'un "Kritias", Akası Yayınları'nın "Galaktik İnsan", Ruh ve Madde Yayınları'nın "Kahin" isimli kitabında Edgar Cayce'nin, 1000'e yakın kişiye yaptığı -önceki yaşamlara döndürme seansları- sırasındaki Atlantis dönemine ilişkin okumalarından elde edilmiştir).

Dünya'nın unutulmuş tarihinin önemli bir bölümünde, Dünya üzerindeki hakimiyet dinozorumsu ve sürüngenimsi irkin kurmuş olduğu uygarlıklardaydı. Bu ırklar bugünkü Dünya insanlarıyla kıyaslanacak olurlarsa üstün bir zekaya sahiptiler. Ama kötü bir yanları vardı, kendileri dışındaki fiziksel varlıklara yasam hakki tanımıyorlardı. Bu nedenle, 900 bin yıl kadar önce, o dönemlerde karada yasayan, memeli deniz öncelleri dediğimiz varlıkların ( yunuslar ve balinalar) ve Dünya spiritüel hiyerarşisi'nin de desteği ile Dünya'dan yok edildiler. Ve bu yokedilisten bir süre sonra Dünya'da insan ırki var olmaya başladı. Dünya insanları ilk kolonilerini, Pasifik Okyanusu üzerinde bulunan, Lemurya Kıtası (MU) denilen yerde kurdular. İnsanin beş ırkinin bu kıtada yaratıldığı ve sonraları Dünya'ya yayıldıkları söylenir. İlk koloninin kurucuları olan bu insanlar, hayatin tüm düzeylerinde demokratik ilkelerin geçerli olduğu bir Lira/Sri us uygarlığı oluşturdular. Sonraki 850.000 yıl boyunca Lemuryalilar bir dizi yavru imparatorluklar kurarak Dünya'ya yayılmaya başladılar. Bu yavru imparatorlukların en önemlisi, Atlantik Okyanusu'nun ortasında bulunan kocaman bir ada olan Atlantis idi. Atlantis'in batısında Kuzey ve Orta Amerika, doğusunda ise Avrupa ve Kuzeybatı Afrika yer alıyordu. Yüzölçümü bugünkü, Avrupa ve Rusya'nın birleşik yüz ölçümlerine eşitti. Poseidon, Atlantis'in kurucusuydu. Atlantisliler, babaları olduğunu kabul ettikleri Poseidon için bir tapınak yapmışlardı. Her beş ve her altı yılda bir insanlar burada toplanır ve boğalar kurban ederek tapınağın sütunlarına islenmiş kutsal yazılara riayet için yemin ederlerdi. Atlantisliler topraktan gelmiş insanlardan, Euenor'un kızı Kleito'yu anneleri olarak kabul ederlerdi. İnsanları; kültüre, bilime, sanata oldukça düşkündüler. Kibar insanlardı. Atlantis'çe çoğunluk kızıl ırktaydı. Yönetim sekli ise, sosyalist eğilimli bir monarşiydi. Toplumda din adamlarının şayisi hayli fazlaydı. Din adamları, o devrin en bilgili kadın ve erkekleriydiler. Hekimlik,vicdani ahlaki değerlerin danışmanı olarak görev yapıyorlardı. Atlantis varolduğu dönem boyunca üç imparatorluk dönemine ayrılmıştı. "Galaktik İnsan" Kitabı'nda Atlantis'in yükselişini ve düşüşünü incelerken söyle bir anlatıma yer veriliyor; "Atlantis'in tarihinin üç imparatorluğa ayrıldığını görürüz. İlk tarihi dilime "Eski İmparatorluk "denir (M.M 400.000 yıldan 25.000 yıla kadar uzanır) Eski İmparatorluk, Lemurya ile ayni zamanlarda var oldu ve nihayet Lemurya'nin yıkımını planladı. İkinci tarihi dilime, "Orta İmparatorluk" denir (M. Ö 25.000 yıldan 15.000 yıla kadar uzanır) ve o, Dünya Gezegeni'nin ilk gerçek hiyerarşik yönetimine sahne olmuştur. Son tarihi devreye ise "Yeni İmparatorluk" denir. O Atlantis tarihinin son 5000 yılını kapsayan nihaiyi çatışma ve yıkımın öyküsünü içerir (MÖ. 15.000 yıldan 5000 yıla dek uzanır). "Santesson kitabında ise Atlantis'teki yasam, Eflatun'un yazdıklarından yola çıkarak Atlantis'i söyle tasvir edilir; "Atlas soyundan gelenler, Atlantis'e hakim olmayı sürdürdüler. On bölge yöneticisi, birbirlerinden sadece askeri islerle ilgili ayrıntılar bakımından ayrılıyorlardı. Atlantis krallarının her biri kendi ülkesinde hükümdardı, ama hepsi merkezi adadaki Poseydon Mabedi'nde dikili, Orisalk'tan yapılmış bir sütuna, ilk on kral tarafından kazılmış bir işarete itaat ederlerdi. Atlana krallarının ilk yasası, birbirlerine karsı silah kullanmamak, hücuma uğramaları halinde birbirlerine yardim etmekti. Atlantis'in doğal kaynakları sanki sinirsizdi. Kıymetli madenler çıkarılıyor, kokulu bitkilerden kokulu özler damıtılıyordu. Köprü ve kanal ağı, ülkenin çeşitli bölgelerini birleştiriyordu. Kıtanın altında bulunan tas ocaklarından çıkarılan beyaz, siyah ve kırmızı taslar, evlerin ve sair yapıların yapımında kullanılıyordu. Her bir araziyi çevreleyen duvarlar yapıyorlar, bu diş duvarları bakırla kaplarken, şehri tahkim eden iç duvarları orsala, orta duvarları ise kalayla kaplıyorlardı. Merkezi adada kurulu şehirde saraylar, mabetler ve halka ait diğer binalar kurulmuştu. Merkezde altın bir duvarla kuşatılmış bir mabede bulunuyordu. Bu mabede, Kleyto ile Poseydon'a adanmıştı… Bahçe ve koruluklarda sıcak su kaynakları akıyordu. Çeşitli tanrılara adanmış birçok mabet, insan ve hayvanlar için arenalar, hamamlar ve bir hipodrom vardı. Pek büyük limanlardan kalkan gemiler, Dünya'nın her yerine gidiyordu. Bölge halkının nüfusu o kadar yoğundu ki her yerde sesleri işitiliyordu. Merkezi şehrin etrafında, sarp yükseklik ve güzelliklerinden dolayı ünlü dağların koruduğu çok geniş bir ova uzanıyordu. Ovada senede iki kez hasat yapılıyordu. Bu büyük imparatorluk Helen Devletleri'ne en kudretli ve sanlı oldukları bir devirde hücum etti. Ve böylece bilgelik ve biat yolundan saptı. Ölçüsüz alanlara sahip olan Atlantis kralları, tüm Dünya'yı zapt etmek azmindeydiler." Bundan sonraki bölüm, "Kritias"in orijinalinde söyle devam ediyor; "Zeus, İste o zaman bir vakitler erdemli olan bu soyun bahtsızlığını fark ederek, onların aklini basına getirmek, onları uslandırmak için cezalandırmaya karar verdi. Bütün tanrıları, evren'in ortasında kurulu ve oradan durmadan değişen her şeyi gören en kutsal evinde bir araya topladı; onlara dedi ki…" Eflatun'un "Kritias"I burada sona eriyor. Sonrası malum…

Atlantis'i Tufanlara Uğratanlar
 

Atlantis batısından önce üç kez tufana uğramıştır.

Edgar Cayce'nin okumalarına göre, bu tufanlar günümüzden; 50 bin, 28 bin ve10.600 yıl kadar önce gerçekleşmiştir. Bu tufanların nedenlerini incelediğimiz de günümüzle ne kadar da özdeş olduklarını tüm gerçekliğiyle görüyoruz. İlk tufanın nedenine baktığımızda günümüzde de sıklıkla kullanılmakta olan kimyasal maddeleri ve silahları görüyoruz. Bu maddelerin ilk kez yoğun olarak kullanılmasının öyküsü ise söyle; M.M. 50200 yılında etobur, iri cüsseli hayvanlar, insanlar için büyük sorun oluşturmaya başlayınca Dünya'nın beş ulusundan gelen, beş irkin temsilcileri bir araya geldiler, topraktaki ve havadaki unsurlarda bulunan güçlü kimyasal enerjileri hayvanlara karsı kullanmak için karar birliğine vardılar. Bu kararların sonucunda hayvanların yasadıkları mağaralara ve bölgelere çok büyük miktarlarda kimyasal maddeler, gazlar verildi. Bilinçsizce kullanılan bu kimyasal maddeler ve güçlü patlayıcılar doğanın dengesini bozdu. Verilen gazlar, halen soğumakta olan yerkürede volkanik patlamalara, zelzelelere, buzul çağına girilmesine ve Atlantis'in ilk tufanını yasamasına yol açtı. Bu maddeler size de tanık geliyor mu???

Atlantis de uzun yıllar boyunca toplumsal olarak da karışıklıklar yasandı. Toplum yönetiminde hakim olan ve Işığı temsil eden Bir'in Oğulları; bir tanrı, bir din, bir es kurallarını toplumda yerleştirmeye çalışırlarken, Karanlığı temsil eden, Beli al Oğulları'nın, bu kurallar hiç islerine gelmiyordu. Onlar toplumsal normları hiç sayıyor, insan hakları konusunda ise kayıtsız kalıyorlardı. Maddesel, safahata eğilimli, şiddete dayalı bir hayat biçimi ve anlayışları vardı. Toplum hayatında bu iki grubun anlaşmazlığı gittikçe artıyor, bu da iç savaşlara ve huzursuzluklara neden oluyordu. Beli al Oğulları'nın bedene bağlı, materyalist yasam biçimleri bazı Bir'in oğullarına da cazip geliyor ve onların tarafına gedmelerine neden oluyordu. Beli al Oğulları, bugün Dünya üzerindeki hakim güçlere baktığımızda, sizce de bildik birilerini anımsatmıyorlar mi???

GÜÇ YANLIŞ AMAÇLARLA KULLANILDI

Atlantis'teki ikinci tufan ise M.M. 28.000'e doğru gerçekleşti. Bu tufanın öyküsü ise söyle anlatılır; Atlantisliler ilk tufanın sokunu atlattıktan sonra hızlı bir toparlanış dönemi geçirdiler. Atlantis'in ikinci döneminde Atlantisliler, elektrik ve elektronik alanında önemli buluşlar yaptılar ve büyük gelişmeler gösterdiler. Uranyumdan elde edilen atom enerjisini taşımacılıkta kullaniliyolardi. Lazer gibi her türlü ışıklı şualar keşfetmişlerdi. Ölüm şuası da bu gruba dahildi. Sıvı hava, sıkıştırtmış hava, kauçuk ve bugün henüz bilinmeyen bakir, alüminyum ve uranyumdan meydana gelen madeni alaşımlar kullanılıyordu. Asansör, telefon, radyo, TV yaygındı. En önemli bilimsel başarıları ise güneş enerjisine hakim olmalarıydı. Bu gücü denetim altında tutan merkeze,Tuaoil Tası veya Ateş Tası adini veriyorlardı. Bu dönemde insan bedeni, kristallerden çıkan şuaların hafifletilmiş bir uygulaması ile gençleştirilebiliyordu. Bununla beraber Ateş Tası yıkıcı amaçlarla işkence ve ağır cezaların yerine getirilmesinde de kullanılıyordu. Bu merkezin kuvvetinin, çok ileri bir düzeye ulaştığı bir zamanda yapılan bir hata, şuanın elektrik güçleriyle birleşerek toprağın bağrında birçok yangının çıkarmasına yol açtı ve volkanik patlamalar meydana geldi. Güç kaynaklarının bilinçsiz ve kötü kullanımının bugünün Dünyası için de yok olusu getireceği çoğumuzun kabul ettiği bir gerçek değil mi???

GENLERLE OYNADILAR

Atlantiklilerin hatalarından birisi de "gen"lerle oynamaları olmuştur. Beli al Oğulları'nın etkisi altındaki, Atlantislilerin yaptıkları, bugünün dünya insanlarını genetik bakımdan indirgenmiş ve mutasyona uğratılmış durumda da bırakmıştır. Nedir bu genetik bakımdan indirgenmiş ve mutasyona uğratılmış olmak?

Yapılan işlem bugünün gen mühendislerinin üzerinde çalıştıkları yöntemlere çok benzer. Sadece Atlantisliler bu işlemi yaparken, hayvan türleriyle yetinmemişler, insanlar üzerinde de denemeler yapmışlar daha da ileri giderek insan ve hayvan karışımı yaratıklar meydana getirmişlerdi. Atlantisliler bu yaratıkları köle olarak en ağır islerde kullanıyorlardı.İnsanların önceleri daha büyük olan kafa yapısını küçültenlerde yine Atlantisliler oldu. Atlantislilerin hırsı sinir tanımıyordu. Yaptıklarıyla yetinmeyip, insanlarda önceleri 12 sarmallı olan DNA yapısını, 2 sarmala indirdiler. Öfke, korkular, şiddet eğilimi, telepati yeteneğimizin azalması gibi olumsuz durumlar insan ırkından bu sarmalların çalınması sonucu oluştu. Ve bizler günümüzde bu hırsızlığın bedelini hala yaşamlarımızda ödüyoruz. Peki bugünün dünyasın da yapılan genetik çalışmalar, acaba onların geleceği nereye doğru gidiyor???

KENDİLERİNİ TANRIYLA EŞ KOŞTULAR VE ACIMASIZLAŞTILAR

Atlantislilerin zamanla, yaptıkları yaratım ve genlerle oynama çalışmalarını öylesine abattılar ve Dünya'ya hakim olma istekleri öylesi bir boyuta geldi ki, bir anlamda kendilerini, Allah, Tanrı, Yaradan, Oğan, Kutsal Beyaz Işık gibi birçok isimle anılan "Büyük Yaratıcı Güç"le es görmeye başladılar. Çünkü onlar "yaratmanın" sırrına erdiklerini düşünüyorlar ve "Büyük Yaratıcı Güce" ihtiyaçları olmadığını iddia ediyorlardı. İsi iyice ileriye götürüp basta Alpça Centauri ve Pleiades kökenli ve Dünya Spiritüel Hiyerarsisi tarafından dışlanan "asiler" denilen gruplarla ittifak içine girdiler. Öte yandan, Dünya'daki askeri gücün büyük bölümüne sahip olma istekleri onları Ana imparatorluk "Lemurya"yi yok etme düşüncesine de götürdü. Çünkü Lemurya'da tıpkı, Atlantis gibi egosunu ön plana almış, Dünya üzerinde hakimiyetini sürdürmek isteyen bir konumdaydı ve Atlantis'in Dünya'ya hakim olma yönündeki amacına engel teşkil ediyordu. O tarihlerde Dünya'nın iki tane ayı vardı. Atlantislikler uzaylı asilerle yaptıkları ittifaktan da güç bularak bu aylardan birini kullanarak Lemurya'yi yok etmeye karar verdiler. Şimdiki Dünya ayinin dörtte üçü büyüklüğündeki ayı spiral çizen bir yörüngeye soktular. Uzay gemileri, çekme ısınlarını kullanarak, Dünya'nın aylarından birini Lagranj( kritik kütle konumu) noktasına yaklaştırdılar. Uzay gemileri parçacık isin silahlarını ateşleyerek ayı, ötem Lagranj noktasına girmeden önce parçaladılar ve ay parçalarının oluşturduğu meteor sağanağı Lemurya'yi ve kıtayı suyun üzerinde tutan gaz odalarını parçaladı. Böylece Lemurya okyanusun derinliklerine, büyük depremler, su baskınları ve üzerinde yasayan binlerce insanla birlikte battı. Hırs ve gücün bilinçsizce kullanılmasının getireceği sonuçlar bugünün ülkelerinin, kıtalarının da sonu olamaz mi sizce???

YERKÜRE'NİN DENGESİNİ BOZDULAR

Atlantislilerin bu uzaylı asi gruplarla is birliği, Dünya'ya savası getirdi. Bu dönemde Atlantislilerin Dünya'ya hakim olma istekleri ve kendilerini "Yüce Yaratici"yla es koşma kibirleri çok daha uç boyutlara geldi. Yaratıcı güce sırtlarını döndüler. Tapınaklarda insanlar kurban edilmeye başlandı. Doğa güçlerini kötüye kullanıyorlardı. Güneş prizmalarının işkence ve ceza amaçlı kullanımı öylesine artmıştı ki halk bunlara "Korkunç Kristaller" adini vermişti. İnsani değerlere hiç saygı kalmamıştı. Askeri üstünlük için, yerküreyi onların değimiyle, "Leydi Gaia"yi dengelemek amacıyla kullanılan Maldık ayini kendi çıkarları doğrultusunda kullanmaya başladılar. Bu kullanım Dünya'ya isyanları ve kaos dolu günleri getirdi. Engizisyon ve işkence dönemi başladı. "Yük" gibi, Lemurya'nin yavru imparatorlukları Atlantislilerin zulmünden kaçmak için Himalayalar'a oradandın yerin altına sığınarak bugün Ağarta veya Samsala denilen 5. boyutsal bir uygarlık kurdular. (bu konuya ilişkin farklı bilgilerde mevcuttur). Bir'in Oğulları insanları uyarıyor, doğruya çekmeye var güçleriyle uğraşıyorlardı. Ama Beli al Oğulları'nın insanlara, zaaflarına yönelik sundukları olanaklar her geçen gün Atlantisli insanların Karanlığın temsilcileri Beli al Oğullarının tarafına daha fazla yönelmesine neden oluyordu. Beli al Oğulları ve Bir'in Oğulları arasındaki savaşlar öyle bir duruma geldi ki kristal tapınaklara saldırılar sonucu Dünya'nın iklimini dengede tutan gök kubbelerde önemli boyutta çatlamalar meydana geldi. İste bu çatlamalar Atlantis'in sonunu hazırladı. Dev ada büyük bir tufanla karsı karsıya kaldı. Depremler, sağanak yağışlar volkanik patlamalar sonucu Atlantis'in batisi gerçekleşti. Atlantis'in ilk olarak 11.500 yıl önce bir dip yükseltisi oluşturarak battığı, daha sonra bu günkü seviyesine indiği söylenir. Bermuda Şeytan Üçgeni'nin de Atlantis'in batması sonucu oluşan boyutlar arası bir geçim kapısı olduğu söylenir.

RUHSAL DÜŞÜŞE NEDEN OLDULAR

Eflatun, Kritias'I Zeus dedi ki;… diye bitirmişti…Onun Zeus olarak nitelendirdiği, bizim Allah dediğimiz o "Yüce Yaratıcı Güç" belli ki tufan emri vermişti. Yahudi ve Hıristiyan metinlerinde Atlantis'in sulara gömülüsü "insanin düşüşü olarak" ele alınır. Çünkü Atlantisliler yaptıkları hatalar nedeniyle insan ırkinin spiritüel yani ruhsal olarak düşmesine neden olmuşlardır.

Bu gün isimler farklı olsa da zulme uğrayan, sürülen halklar ve Dünya üzerinde güç ve iktidar hırsı içinde olan ülkelerin yaptıkları bu anlatılanlarla ne kadar da çok benzerlik gösteriyor değil mi? Bugün de Dünya'da gücü elde etmek amacıyla üretilen nükleer silahların denemeleri sonucunda ozon tabakası delinmiyor mu? Kutuplardaki buzlar, eko dengenin bozulması nedeniyle eriyor ve bu durum Dünya'yı sular altında bırakma tehlikesini beraberinde getirmiyor mu? Vücutlar kimyasal maddelere kanserle karşılık vermiyor mu? Biyolojik denemelerin kötü amaçlarla kullanılması daha önce adini bile bilmediğimiz hastalıkların bizlere bulaşmasına neden olmuyor mu? Ve genler üzerinde yapılan denemeler; melez hayvanların yaratılması, hayvan ve insanların kopyalanması bunlar acaba gelecekte ne ölçüde olumlu şekilde kullanılacak? "Tarih iyi bir öğretmendir" diyenler yanılıyor olamazlar. Bugünün hatalarının yaratacağı sonuçları, dünün Dünyası'na bakarak anlamak olası…

Atlantislilerin basına gelenler ve bugünün Dünya insanlarının basına gelmesi muhtemel olanlar… Aslında bunların yaşanmaması yine insanların elinde… Dünya insanlarına, Ona her ne ad veriyorsanız biz yazımızda "Büyük Yaratıcı Güç" olarak niteledik, O Büyük Yaratıcı Güç'ten büyük bir sevgi ve ışık yağmaktadır. Bu, peygamberler, melekler, bas melekler, yükselmiş üstadılar, Mesih enerjisi, foton kuşağı enerjisi, Beyaz Yıldız enerjisi gibi birçok kanalla bizlere ulaşmaktadır. Bu ışığın amacı bizleri yeniden ilk varoluşumuzdaki düzeye "Galaktik insan" bilincine ulaştırmaktır. Yani sevgi dolu, egosunu asmış, bilge, yükselmiş varlıklara dönüşmemiz istenmektedir. Burada bize düsen görev içimizdeki sevgiyi, birliği, iyiliği keşfedip mümkün olduğunca egomuzdan sıyrılarak yasamaya çalışmamızdır. Yaptıklarımızın sonucunu görerek yapmamız, çıkar savaşlarından, şiddetten, maddi çıkarlarımızdan mümkün olduğunca vazgeçerek yasamamızdır. Yapmamız gereken hem çok kolay hem çok zor, Parola "Egondan sıyrıl"…

Okuduklarınız size bir masal veya bilim kurgu öyküsü gibi gelebilir. Ama masal ama gerçek. Ne fark eder? Anlatılan öykü egosuna yenik düsen, kibrin sınırlarını zorlayan, insan ırkinin üzerinde haddini bilmezcesine tahakküm kurmaya çalışan bir uygarlığın öyküsüdür… Gerçek mi, değil mi ? diye merak ediyorsanız, yanıtını kalbinize sorun. O size daima doğru olanı söyleyecektir…

Atlantis Kristalleri
Tüm Atlantis gizemleri içinde, hiçbiri kristaller kadar ilginç değildir.

Bunlar ruhani ve siyasi gücün mistik simgeleri miydiler? Yoksa bilinmeyen teknolojilerin ve psişik tesirlerin yüklendiği mineral aküler miydiler? Bunlar hâlâ okyanusun bilinmeyen derinliklerinde o batik kıtanın yıkıntıları arasında mi bulunmaktalar? Ye da afetten kurtulanlar tarafından yeni kıtalara mi tasındılar?
Bu soruların yanıtlarının bazıları, 20. yüzyılın en ünlü psişiği Edgar Cayce'nin sözlerinde bulunabilir. Edgar Cayce trans hâlindeyken, zihni yoğun bir biçimde değişime uğrayıp ruhu farklı boyutlara süzülebildiğinden ötürü "Uyuyan Kâhin" olarak anılır. Onun kendi adlandırmasıyla, bu "yasam okumaları" esnasında Cayce, Atlantis tarihini yeniden hatırlamıştır.

Cayce 1920'li yılların sonundan 1945'deki ölümüne kadar, batik şehrin bütün detayları ile birlikte dünyasal ve ruhsal amaçlar için kullanıldıkları kabul edilen kristallerden defalarca bahsetmiştir. Ona göre "Büyük Kristal"in kötüye kullanılması, onların kendi kendilerini yok edişine neden olmuştur. Cayce'nin anlattığına göre felâketten geriye kalan insanlar kristal teknolojisi ile diğer kıtalara kaçarak sonraki uygarlıkların temellerini atmışlardır.

Atlantis ile ilgili olarak antik döneme ait en eski bilgi, klâsik dönem filozofu Eflâtun'un 2350 sene önce yazdığı bir çift diyalogdan ibarettir. Şaşaalı ve parlak Bronz Çağı uygarlığından bahsederken Eflâtun, ne TIMAEUS ne de KRITIAS adli eserinde kristallerde, ye da Atlantislilerin kristal esasi üzerine kurulmuş teknolojilerinden bahsetmemiştir. Bununla birlikte Eflâtun, aslen özellikle Atlantis kültürünün asker" ve atik yönleri ile ilgilenmiş olduğundan, tasvirleri; Cayce'nin "yasam okumaları" ile çelişmez. Cayce ise esas olarak Atlantis'te teknolojik ve başkalaşımla ilgili elemanlar olarak kristal kullanımının ve bunun suiistimal edilmesinin neden olduğu açmazdan bahsetmiştir. Her ikisi de Atlantis'in yıkımına kendi bireylerinin neden olduğunu ifade etmiş olup, dejenerasyon öncesi Atlantislerin erdemli ve olağanüstü yetenekler bahsedilmiş insanlar olarak esi benzeri görülmemiş bir uygarlık seviyesine ulaştıkları konusunda hemfikirdirler. Eflâtun'un anlatımı, tam Atlantis'in çöküşünü belirtirken bilinmeyen nedenlerden ötürü en"den kesilir.

Filozofun durakladığı noktadan Cayce devam ederek; ulusal açgözlülükleri yüzünden kozmik kuvvetlerle oynamanın getirdiği felâketi anlatarak devam eder. Onun açıklamasına göre: "Atlantis'te dünyanın içsel tesirleri ile bağlantı kurmak amacı ile kazılmış çukurlara yerleştirilmiş kristaller mevcuttu. Bu kristallere güneş ışığının düşürülmesi ile meydana getirilen güçlü ısınsal etki, yıkıcı bir niteliğe sahipti." Ve daha sonra "...Tasın (Tuaoi) küreler üzerindeki ilkesi... bunlar yıkıcı güçleri meydana getirmiştir."

YENİ İLAVE YAZI

Amerikalı araştırmacı Robert Sarmast, efsanevi batık kent Atlantis'in kalıntılarının, Kıbrıs ile Suriye arasında bir yerde olduğunu iddia etti


    Yunanlı düşünür Platon'un anlatımıyla efsaneleşen, 'kayıp medeniyet' Atlantis'in, Kıbrıs'ın doğusunda olduğu iddia edildi. İddianın sahibi ise Amerikalı araştırmacı Robert Sarmast'tı..
    İngiliz The Observer gazetesine konuşan Sarmast, bugüne kadar Bolivya, Türkiye, Antarktika ve Hindistan denizlerinde kalıntıları aranan Atlantis'in, Kıbrıs ile Suriye arasında olduğunu, deniz radarıyla tespit ettiğini söyledi.
    Robert Sarmast, bir petrol firmasının yardımıyla yürüttüğü araştırmalar sonucu, Kıbrıs'ın doğusunda deniz dibinde batık bir adanın varlığını belirlediğini, deniz derinliğini göz önüne alarak üç boyutlu haritalar çıkardığını ve araştırma sonuçlarına bakarak, bölgede batık bir adanın varlığına emin olduğunu belirtti.
   
    Tarifleri, birebir uyuyor
    'Atlantis'in Keşfi: Şaşırtıcı Kıbrıs Adası Vakası' adlı kitabını önümüzdeki ay İngiltere'de piyasaya sürecek olan Sarmast, deniz dibinde bulduğu batık adanın, Platon'un Atlantis tarifine bire bir uyduğunu da vurguladı.
    Batık adanın, 1 mil (yaklaşık 1.61 kilometre) derinlikte olduğunu söyleyen Sarmast, ada eğer Platon'un Atlantis'i ise, geniş binalar, köprüler, tapınaklar ve kanalların kısa sürede ortaya çıkarılacağını söyledi.

 

Devam

Tüm Critias Dokümanları

Ana Sayfa